17 Şubat 2014 Pazartesi

Bir Roman İncelemesi - Ahrar / Rafet Elçi





''Senin dalın titrese, benim kalbim incinir!''


Kitabı okumaya Ankara Savaşından başlıyoruz. Yıldırım Bayezit ile Emir Timur, Çubuk Ovasında karşı karşıya geliyor, romanın ilerleyişi hakkında bilgi vermek kastından olmasa da zaten bilinen tarihi gerçeklikten dolayı Timur savaşı kazanarak Anadolu beyliklerini tekrar ihya ediyor, Bayezit'in oğlu Süleyman Çelebi'yi elinden kaçırıyor, peşine adamlarını takarak tekrar öztopraklarına, Asyanın ortalalarına, Buhara'ya, Semerkant'a dönüyor ve romanımızın akışı başlıyor. 

Elimizdeki kitabın adının Ahrar olması, bizi kim bu Ubeydullah Ahrar, sorusunu sormaya itiyor ve romana girmesini merakla bekliyoruz. Ancak romanın yaklaşık dörtte üçünü okumamıza rağmen kendisinin adını dahi zor duyuyoruz, birkaç ufak anektotla yetinmeye çalışıyoruz. Bu beni biraz hayal kırıklığına uğratsa da içerik bu durumu kapatıyor ve sıkılmadan okumaya devam edebiliyoruz. Tasavvufi ögelere yeri geldikçe değiniliyor, yazar tarafından üzerinde ciddi manada çalışılmış cümlelerle karşılaşıyoruz. Nefsin durumlarını, mertebelerini, varlık ve yokluk muhasebesini, kişinin kedisini bulması için aslında yokluğunun farkına varması durumunu hazmederek öğreniyoruz. Ve beşer... Yani vaadedilen tasavvuf bizi gölge gibi takip ediyor.

Gecenin ortasından üçüne kadar okumama rağmen kitapta sadece 70 sayfa ilerlemiş olabilmem, hem taht mücadelesinin kızışmaya durduğu bir döneme rastgelmesinden, hem de o dönemdeki karakterlerin yoğunlaşmasından kaynaklanmıştı. Bu karakter fazlalaşması okur için olumlu olabilir mi bilmem, ancak hafızası kuvvetli olmayan okurlar için -öncelikle ben- durmadan acaba bu adam kimdi, mevzusu neydi, kiminle beraberdi, şimdi ne yapacak? gibi sorular sormaya yöneltiyor.

Kitabın arka kapağında yazan karakterlerin kimleri üstünkörü geçilse de birçoğunu yeterince okuyoruz içerikte.

Önceki romanı Şair'de birçok güzel şiirini okuduğumuz Rafet Elçi bu özelliğini mevcut romanında da sergiliyor, kaliteli şiirlerde okuyoruz. Ancak bir dörtlükte kendi adını anması nedenini bilemediğim için aklımı karıştırdı elbette. Sonsuzluğun anlatıldığı kısımda ''Sonsuzluk kadınları sıkar Rafet!'' diyor ve beni bilinmezliğe itiyordu. Okumuş olduğumuz diğer kitaplarında kendi şiirlerini başkarakterlere okutturmasından olsa gerek buna biraz da alışmış oluyoruz.

Mecburiyetleri, Uluğ Bey'i, dönemin mükemmel rasathanesini, İslam bilginlerinin astronomiye ve fenne yaptıkları muazzam katkıyı, Emir Timur'un Küregen olmasının nedenini, Buhara'yı, Semerkant'ı, dönemin taht mücadelelerini, Registan Meydanı'nı, Bibi Hatun Camii'ni öğreniyoruz, romanın sonuna doğru Osmanlı'ya da değinmesini belkeyip bunu göremeden mutlulukla kitabı bitiriyoruz. 

Kitabımızın kimi yerlerinde ufak bazı tarafsızlıklara rastlayabiliyoruz. Savaşan ordular arasındaki asker sayılarındaki farkı tarihi kaynaklar arasındaki uyumsuzluğa bağlıyoruz elbette. Sayılar birbirine yakın söylense de romanda ciddi bir fark göze çarpıyor.

Tarihe mal olmuş kişilerin ustalıkla anlatılması ise bize Rafet Elçi'nin giderek ustalaştığını gösteriyor.

Derin bir inceleme olmasa da okumak isteyecekler için bir giriş olabilecek yazımızı kitaba puanımız olan  on üzerinden sekiz'i vererek bitiriyoruz. Rafet Elçi hem roman yazarlığını hem de şairliğini giderek yükseltiyor.



Çok Okunanlar